23 Aralık 2014 Salı

sakarya

sakarya nehri üzerine bir yazı dizine girişmek niyetim vardı ne zamandır. şimdi onun vaktinin geldiğini hissediyorum. ama önce sakarya'yı kısaca açıklamam gerek.

sakarya nehri, sakarya havzasından topladığı suları karadeniz'e döküyor. güneybatı'da murat dağı'ndan, kuzeydoğu'da aydos dağı'ndan aldığı suları taşıyor. bu sular, eskişehir sınırları içerisinde sakarya nehri halini alıyor. sonra bilecik-pamukova-geyve-adapazarı yoluyla karadeniz'e karasu'dan dökülüyor.

ankara çayı ve porsuk çayı bu nehrin en önemli iki kolu. porsuk çayı suyunu murat dağı'ndan alıyor. afyon ve uşak sınırlarından topladığı sularını kütahya'yı sulayarak eskişehir'e taşıyor. sonra sakarya nehri'yle birleşiyor. ankara çayı, çubuk,ova ve çölova çaylarından topladığı suları porsuk'tan hemen sonra katıyor sakarya'ya.

sakarya, sündiken dağlarının güneyinden geçerek bilecik sınırlarına giriyor. bu sıralarda rakımı çoktan 130 metre seviyesine inmiş durumda. 2500 metrenin üstündeki kaynaklardan beslenen sakarya, 500 kilometre akmış ve 2400 metre irtifa kaybetmiş durumda. hızlıca akmış. koca dağlardan koparabildiğini koparmış ve getirmiş biriktirdiklerini. bir süre sonra pamukova'ya giriyor. hem bereketi yaratıyor, hem sorunları. sakarya'nın berekete dönüştüğü yerler daha önce de vardı. geçtiği daha önceki yerlerde de tarımı mümkün kılıyordu. ankara'nın ve eskişehrin çorak karasal iklimini yaşanabilir kılan, kütahya'yı büyüten sakarya nehri yüksek platolardan ve yaylalardan geçiyor buralarda. ancak pamukova'yı düşününce buralara getirdiği bereket kısıtlı.

pamukova, türkiye'nin en verimli ovalarından biri. rakımı, iklimi, sulaması çok müsait tarım yapmaya. bir çukurova değil ancak çukurova'nın yüzyıllardır ağalar şirketler ve sair gibi büyük işletmecilerin elinde olduğu durumdan çok uzak. pamukova benim gördüğüm ovalar içerisinde insanların kendi üretimlerini yaptığı en verimli ova.

pamukova, katırlı dağlarıyla başlar samanlı dağlarıyla biter. bu ikisi arasındaki çukuru sakarya'nın karadeniz'e ulaşma aşkıyla yıllarca doldurmasıyla oluşur. pamukova ne zaman gitsem tehlikelidir. türkiye'deki büyük tren kazalarının çoğu pamukova'da yaşandı. ne zaman arabayla otobüsle geçsem pamukova'dan, hep korkarım. her seferinde kazalar görür, her seferinde kazalar atlatırım. pamukova'nın marmara'yı akdeniz ve iç ege'ye bağlayan yolları her zaman virajlı ve sislidir. biz istanbullular pamukova'yı hep gece geçeriz. geceleri pamukova'da hep sis olur. pek çok hayat son dakikalarını bu yolda yaşadı. pamukova bu yüzden ölüm ovasıdır bana göre. oradan geçerken bir türlü uyuyamam.

ben bunları anlatırken geyve boğazı'ndan kurtulan sakarya, adapazarı ovası'na kavuşur arifiye civarında. rakımı 50 civarındadır bu sırada. binlerce yılda sapanca'yı doldurmuş, adapazarı ovasını samanlı dağları'ndan ta karadeniz'e kadar doldurmuştur sakarya. sakarya bu saatten sonra tehlikeleri ve oyunları bırakır, safi bereket halini alır. türkiye'nin en büyük şehirlerinden birini besler. menderesler çizerek yavaşça binlerce yıldır seviştiği karadeniz'e hala büyük bir istekle ulaşır. ona göller yöresi'nden, çankırı'dan, uşak'tan hediyeler getirir.

bu yazı dizisinde bir sonraki yazı: cumhuriyet için sakarya.

18 Aralık 2014 Perşembe

anlamak ve sindirmek

sizi bilmem, ama benim için bir şey özelse onu anlayabildiğim içindir. bir şarkıyı benim için özel yapan budur. şarkıda neler anlatılmış anlayabildiğimi düşündüğümdendir.


bence gerçekten insanlar ikiye ayrılıyor. anlayamayanlar ve anlayabilenler. anlayabilenler de ikiye ayrılıyor. sindiremeyenler ve sindirebilenler.

***

trenler mesela. veya şehirler. bunlar üzerlerine çokça yazılmış çizilmiş, bunlar kirletilmiş. kullanılmış. çoklarınca anlaşılamamış. anlayabilenler ya sindirememiş ya sindirmek istememiş. biraz egoistlik yapmak olacak ama benim hep anlama yetim kuvvetli olmuştur. ilk tanpınar okuduğum günden beri sindirebildiğimi hissediyorum. kendimi nesneleştirebildiğimi hissediyorum. barış manço'yu da o günden beri farklı dinliyorum.


***

şimdi ben kendimden yola çıkarak bu durumu açıklamaya çalışacağım. benim en sevdiğim edebiyatçı ahmet hamdi tanpınar'dır. ve bence türkçenin en iyisidir. okurken keyif aldığım, böylesine kendimle yüzleştiğim yazar pek yoktur. belki biraz italo calvino. o da onu sadece bir romanında başarabildi. ahmet hamdi tanpınar, sadece romanları ve öyküleriyle değil denemeleriyle de beni çok etkiledi. daha doğrusu etkilemedi. ben beş şehir'i okuduğumda düşündüklerimi buldum. hepsinden öte tanpınar da benim cevap aradığım şeylere cevap aramış. ve bulmuş. benim bulduklarıma yakın şeyler bulmuş. yetmemiş, bir de bunları sindirmiş. sonra bunları anlatmış kitaplarında.

ben tanpınar'ı ilk okuduğumda çok korkmuştum. yani bir insan nasıl bu kadar sindirebilir bu kadar gerçek şeyleri? nasıl bu kadar yabancılayabilir kendini duruma ve bir özne, kendine nasıl sadece bir nesneymiş gibi bakabilir?


ben bugün bursa'yı seviyorsam bu biraz da tanpınarla aynı şeyleri hissettiğim içindir. yani içi boş bir sevgi değil bu. anlayarak ve sonrasında sindirerek yaşanan bir sevgi bu. onunla barışık, göze sokmadan. hatta deymi yerindeyse bokunu çıkarmadan.

kısmet olursa eğer ben de bir gün yedinci ve sekizinci şehirleri yazmak istiyorum. inşallah yazabilirim. 

***

barış manço da benim için çok önemlidir. hatta bugüne kadar benim aldığım en güzel iltifat "senin kadar bu adamı anlayabilen birini görmedim" olmuştu. bu tabii ki tam olarak da duymak istediğim cümleydi. hala da öyle düşünürüm. benim kadar tanpınar'ı, barış manço'yu, mazhar alanson'u anlayabilen pek yoktur. bazı insanlar özeldir. onlar sindirebilirler. onlar, mad men'in jeneriğindeki gibi boşluktan aşağı düşerken başka, çok başka şeyler düşünürler. düşünürüz. insanlar homo sapiens sapiens ise bizim gibiler homo sapiens sapiens sapiens. 

***

barış manço'nun ilk zamanlardaki dertleri daha çiğdir. pek sindirilememiş, pek yüzleşilmemiş, pek aşılmamış şeylerdir. sonrasında barış manço da öğrenir. derken en güzel eserlerini verir. on yıl kadar altın yıllarını yaşamış barış manço. sonrasındaysa pek çokları tarafından eleştirilen "basit" şarkılarını yazmaya başlamış. ben şimdi baktığımda barış manço'nun neden o şarkıları yazdığını anlayabiliyorum. ben sanırım barış manço'nun ikinci evresindeyim. üçüncü evresine neden gittiğini biliyorum ama gidince neler hissetti daha pek deneyimleme fırsatım olmadı açıkçası.

biraz imreniyorum. ama çokça saygı duyuyorum. zaten saygı da anlamaktan ileri gelir. barış manço'nun ölümü hassas bir konu olmuştur hep farzımisal. ben gerçekten bu ölümün barış manço'ya yakışır bir ölüm olduğunu düşünüyorum. kirli, suçlu veya ayıp bir şekilde ölmedi. yaşadığı gibi öldü. abbas yolcu'da tarif ettiği korkuları veya zaten diğer şarkılarının içlerine bir şekilde gömdüğü sevdaları, tutkuları birleştirince barış manço'nun ölmesi gerektiği gibi öldüğünü düşünüyorum. güzellerin peşinden koşarak yaşayan bir adama da bu yakışırdı. 

şubat yavaş yavaş geliyor. bana düşen yine moda'dan barış manço vapuruna binmek ve kandilli'ye gitmek. rahmetliyi bu sene de layığıyla anmak.

***

barış manço vapuru benim için bu dünyada en özel yerlerden biri. her sene sırf bu yüzden biniyor olmamdan da öte, hayatımda bir yeri var. adı barış manço. eski adı inciburnu. inciburnu'nun bende bir yeri var. bu vapurla ilgili anılarım var. tüm vapuları araştırmıştım bir seferinde kafaya takıp. aylarca arşiv arşiv gezip hepsi hakkında bir şeyler öğrenmiştim. benim için en mühimi paşabahçe'dir işte, ikincisi barış manço.

***

paşabahçe benim vapurumdur. çocukken izlemeyi en çok sevdiğim vapurdu. daha sonra, tabi yine çocukken benim çok sevdiğim ve beni yine çok seven bir insanı ölümden kurtardığım vapurdur. yıllar sonra öğrendim bunu da. sonra paşabahçe, adını okuduğum ilk vapurdur: kadıköy iskelesi'nden mısır çarşısı'na giderken annem babam ve ben. paşabahçe'nin anısı çok bende. çoğu buğulu anılar. pek değiştirilemeyecek anılar.

paşabahçe tabii ki sadece benim vapurum değil. öğrendim ki orhan pamuk da bir kitabında "paşabahçe benim vapurumdur" demiş. önceleri çok üzüldüm. benim olan bir şeyi başkasının da böylesine sahiplenmesi sinirlerimi bozdu. hatta paşabahçe'nin boğaz seferlerine pek gitmemesini bahane ederek orhan pamuk'un paşabahçe'yle arasında hiçbir şey olmayacağını ima edecek kadar işi ileri götürmüştüm. şimdi orhan pmuk okumuş biri olarak biraz da seviniyorum. anlayabildiğim ve sindirebildiğim bir adam olan orhan pamuk'un benimle yakın zevkleri paylaşması hoşuma gidiyor.

***

sonra mazhar alanson'un da çok özel bir yeri var bende. hayatımın son yıllarındaki önemli anları arka arkaya koysam, fonlarında hep onun şarkıları çalardı. onun da bazı şeyleri sindirmiş bir insan olduğunu düşünüyorum. milli park şarkısı zaten bunu yeterince ortaya koyuyor. zaten benim için mazhar alanson ikiye ayrılıyor: ben milli park dinlemeden önceki mazhar alanson, ben milli park dinledikten sonraki mazhar alanson. her şarkısını anlıyorum, neler anlatmaya çalışmış rahatlıkla görebiliyorum.

***

çoğu insanın arasındaki ilişki, biribirleriyle vakit geçirmekten hoşlandıklarından veya birbirlerine bir muhabbet beslediklerinden değil. birbirlerine ihtiyaç duyduklarından. iki insanı bir araya getiren birbirlerine duydukları ihtiyaç değil ötesi olunca işler değişiyor. 

tek başına da mutlu olabilen, tek başına da anlayabilen, tek başına da güçlü olan; başka hiç kimseye ihtiyaç duymayan ve bunu dert etmeyen insan. bunu rahatça insanların yüzlerine söyleyebilen insan, en az bir kere ölmüş insan, hayatında en az bir kere her şeyini kaybetmiş insan. bu insan anlamak ve sindirmek yolunda ilerleyen bir insan anlamına geliyor. zaten sevgiler de bu aşamadan sonra güzelleşiyor. insanlar birbirlerini gerçekten seviyorsa bu aşamada sevebiliyor. ona ihtiyaç duymuyorken, hatta o hayatında fazlalıkken. insan birilerine bir şey katacaksa en çok bu bağlamda katabiliyor. iletişimin kalitesi, araya böyle bir duvar örünce ancak artabiliyor. insanlar yukarıda dediğim gibi ancak bu koşullarda anlayabiliyor ve sindirebiliyor.

***

benim en çok keyif aldığım şey zamanın akışının farkına varıp, zamanı nesneleştirip onunla hasbihal edebilmektir. bunu da tanpınar'dan öğrendim.

***

cemal gülas'ın belgeselleri bana bütün bunların sinyallerini ilk veren şey olmuştu. sonraları tanpınar bunu yüzüme vurdu. ben de sonra okuduklarımda, dinlediklerimde, duyduklarımda, gördüklerimde, gezdiklerimde bunu bir kez daha idrak ettim. 

ben tanpınar'dan, barış manço'dan, ismet özel'den, mazhar alanson'dan bir şey öğrendimse budur. bu insanlardan değerli bir şey öğrendimse budur. 

***


bu yazı, bir buçuk senelik birkaç taslağın birleştirilmesiyle oluşturuldu. beğenmediğim, fikrimi değiştirdiğim kimi kısımlarını attım; kimi kısımlarını baştan yazdım. aslında bu yazı, bu blogda neler çevirdğimin bir özeti, bir amentüdür.

13 Aralık 2014 Cumartesi

kendime keşif raporu

ufak tefek şeylerle uğraşıp onları kendime dert edinmeyi seviyorum. şimdi çok kısa bu sıralar kafama takıldıkça araştırdığım/gittiğim yerleri yazmak istiyorum bi araya toplamak için.

istanbul içinden başlarsam batıdan doğuya;

1. santral-kilyos tren hattının kalıntıları. -yeterince bilgi var, yer tespiti yapmak gerekiyor-
2. belgrad ormanındaki su yolları ve bentler -yeterince bilgi var. yapılar sağlam.-
3. vordonisi. -dalmak imkansız. bilgi kısıtlı. yabancı kaynaklar gerek-
4. bu adanın bağlantılı olduğu, küçükyalı'daki kilise. -bilgi çok kısıtlı. yabancı kaynaklar belki-
5. bu kilisenin bağlantılı olduğu başıbüyük kalıntıları. -bilgi yok. mağaralara girilebilir.-
6. aydos kalesi. -bilgi kısıtlı. kaleyi kazmak ve bakmak imkansız-
7. temenye. -bilgi kısıtlı. kazı imkansız. şa kansu kazmış, elde onun verileri var-
8. eski kumla köyündeki harabeler. -bilgi yok. gidip osmanlıca kitabeler okunacak.-
9. şahintepesindeki radar kalıntıları. -bilgi var, sadece gidip manzaraya karşı ateş yakılacak-

dağları neden severim?

maltepe'de büyüdüm. ormanla, araziyle, marmara deniziyle iç içe bi çocukluğum oldu. büyüdükçe o denizin ardına gitmeye heveslendim. gittim de. geceleri balkonumdan karşıdaki dağların arkasındaki dağları izlerdim. neden bilmem, dağlar beni en çok etkileyen manzaradır. sanırım dağların olmadığı yerde yaşayamam. bu dünyadaki en sevdiğim manzaralardan biri, köydeki evimizin manzarasıdır. ormanın içinden, karşıdaki dağlara, üstündeki ışıklara, arkasındaki sıradağların sivri tepelerine bakar bakar dururum. küçükken pek umurumda olmazdı arkadaki dağlar. ama yine de karşıdaki ışıklar beni çok etkilerdi. yani gecenin körü, birbirinden uzak üçer ışık öbek öbek. sıkılmaz mı insan? yalnız olmaz mı? başkasına ihtiyaç duymaz mı?

***

o vadiden, bir de yol geçer. o yolun kenarındaki ilçelerde insanlar geceleri yolu izler. kamyonlar doğudan batıya, batıdan doğuya gider gelir. çoğu yük, kimi kamyonlar kavun taşır. cahit külebi buralardan, bu yamaçlardan o yola bakıp o şiiri benim lokasyonuma yakın bir yerden, aynı manzaraya, yaklaşık duygularla yazmış. ben de yıllar yılı her gittiğimizde o manzarayı izledim durdum.

kamyonlar kavun taşır, ben de hep birilerini düşünürdüm. tıpkı cahit külebi gibi. benim pek şiir yazma becerim yoktur. ama anlama yeteneğim iyidir. onun gibi şiir yazamasam da hissettiklerini anlayabiliyorum.

kamyonlar yine kavun taşır
fakat içimdeki şarkı bitti.

***

lafı böldük. konuya dönelim. bazı insanların özel bir becerisi vardır. hareketsiz bir manzaraya uzun uzadıya bakabilirler. zerre sıkılmazlar. ben hep bu insanlara hayran olurdum. benim içimdeki şarkı bittiğinde ve köye gittiğimde ben de artık o insanlardan biri olduğumu fark ettim. oturdum, uzun uzun dağları izledim. hatta bu entriyi de geçen sene köye gittiğimde yazmıştım. bugün ben de o dağların insanlarından biriyim. dağlardan kopamayan, sürekli dağlara dönmek isteyen, bir gitti mi tadını unutamayan biriyim. damağımda her gittiğim dağın tadı kaldı. samanlı, uludağ, mimas, canik, babadağları, katırlı. daha bir sürüsü.

her gittiğim dağda daha bir ikna oluyorum ne kadar küçücük ve geçici olduğuma. bağlarbaşı'nda oturuyorum, sıkılınca çamlıca'ya çıkıyorum. itiraf edeyim, çamlıca hiç sevmediğim dağlardan. annemlere gittiğimde haftasonları, soluğu aydos'ta alıyorum. aydos da istanbul'un en sevdiğim köşesi. arada vaktim olursa samanlı dağları'na gidiyorum. kısmetse haftaya değil sonraki haftaya çadırımı şu güzergaha, güzel bir manzaraya kuruyorum. bir de ateş yakar, uludağ'ı izlerim. ne yapayım, samanlı dağları şu dünyada en sevdiğim yer. içimde bu köşesini de sevecekmişim gibi bi his var.

bu yazı berbat ötesi oldu. farkındayım. zaten okuyan eden de yok. sadece bir iki taslağı birleştirip taslak havuzunu eritmek istemiştim. ileride belki baştan yazarım.

keşif üzerine

vakti geldiğinde mağaralarımızdan birer birer çıktık. dışarıda gördüğümüz şeyler epey hayret vericiydi. birçokları gereksizdi, elzem değillerdi. onlarsız da hayatımızı sürdürebilirdik. biz pek lafdan anlamadık, dışarıyı daha çok sevdik.

bana biri çıksa da insanı insan yapan şey nedir, neden insan diğer canlılardan farklıdır dese hiç düşünmeden merak duygusudur derim. bizi hiç bilmediğimiz fırtınalı okyanuslara, hiç hayal bile etmediğimiz uzayın derinliklerine, veya yan masamızda oturan yeni hayatlara doğru iten şey tam olarak da bu. mağaralarımızdan çıkaran şey bu. biz, tarımı böyle keşfettik. alet kullanmayı böyle öğrendik. yeni şeyleri çabucak öğrenebiliyoruz. keşfetmeyi çok seviyoruz. ilerliyoruz ve ilerledikçe hayatta kalıyoruz. bisiklet sürmek gibi: pedala bastıkça düşmezsin.

insanevladı olarak ilerlemeyi çok seviyoruz, sürekli yeni şeylere doğru koşuyoruz. bunun belki de bir yan etkisidir, sıkılmak da aşina olduğumuz hissiyatlardan.

aletlerimiz sağ olsun, dünyayı keşfettik. bugün insanoğlunun dünyada ayak basmamış olduğu yer sanırım yoktur. varsa bile zaten kimsenin gitmek istemeyeceği, dolayısıyla yine hakkında bir malumatının olduğu yani keşfettiği, bildiği yerlerdir.

insanlığı kolektif bir yapı olarak düşünürsek, benim bugün en çok üzüldüğüm şeylerden biri hala mars'a ayak basmamış olmamız, veya ay'a koloni kurmamış olmamız. ben açıkçası ay ve mars hakkında epey bilgiye sahip olduğumuzu, yani buraları çoktan keşfettiğimizi düşünüyorum. benim bugün en büyük tutkularımdan biri uzayı keşfetmek. her gün evden çıkıp sabah sporu niyetine icra edebileceğim bir tutku değil, belki hayatımda hiç gerçekleştiremeyeceğim bir şey. ancak tutku bu, zihninin ücra köşelerine nüfuz edip yaşamını senin günlerini piç ederek geçirerek yaşıyor. ondan kurtulmanın, kendinden kurtulmaktan başka yolu yok.

insanoğlu olarak artık keşif dürtümüzden uzakta yaşıyoruz. bu mefhumu pek sevmem ama, sanırım kendimize yabancılaşıyoruz. keşif tutkumuz yok oluyor. sıradanlığa, sıkılganlığa boyun eğiyoruz. bunun en büyük göstergesi artık keşfetmeyi bırakmamız. düşünsenize, bir insan niye paris'e gitmek ister ki? veya roma'ya? ben hiç paris'e veya roma'ya gitmedim ve bununla gurur duyuyorum. çünkü benim o kadar boşa harcayacak zamanım yok. kolektif olarak belki dünyayı tamamiyle keşfettik ama benim daha keşfetmediğim bir sürü yer var. misal, evimin hemen karşısındaki samanlı dağları'nı daha tam olarak keşfetmedim. tüm yollarını, tüm patikalarını, hatta patikalarının bile dışını karış karış bilmek istiyorum. merak ediyorum. içim içime sığmıyor. ben bu yüzden gezmeyi, yürümeyi çok seviyorum. bu yüzden en büyük hobim bisiklet sürmek. aslında benim tutkum bisiklet sürmek değil, keşfetmek. yeni yerler görmek.

sadede gelirsem, bence insanoğlunun en önemli ve en güzel duygusu merak duygusu. merak duygumuz olmasa evrim sürecinde kesinlikle başarılı olamazdık. keskin dişlerimiz, iri pençelerimiz, gece görüşümüz veya kanatlarımız, en azından kaçabilecek güçlü bacaklarımız yok. üstelik hiçbir türün yaşamadığı kadar ağır hastalıklar yaşadık. ama merak ve bu merakı akıl aracılığıyla işe koşmak bizi buralara getirdi

bu yazı, son paragrafı hariç aslında 7 ocak 2014 tarihinde yazıldı ancak yayınlanmadı. uzayla ilgili birkaç meseleye daha değinmiştim. ama interstellar filminin bazı şeyleri benden önce söylediğini düşünerek o kısımları çıkardım. bir de tabi son paragrafı ekledim.

3 Aralık 2014 Çarşamba

hipsterlar neden sanattan anlamaz?

bu aralar düşündüğüm bir mesele var. bursa'ya gittiğimden midir nedir, düşünüp duruyorum insanlar neden sanatla uğraşırlar, ya da nasıl bir sanat ortaya koyabilirler diye. sağolsun ahmet hamdi tanpınar epey yardımcı oldu bu konuda.

sanat anlaşılmak için bir araçtır. kümülatiftir. birikir. zaten biriktirme yeteneğimiz olmasaydı sanat dahil medeniyetimiz olmazdı. birbirinin üzerine söylenmiş sözler üzerine kurulu bir dünyada yaşıyoruz. sanat da bu bağlamda meramını, hoşa gidecek şekilde anlatma olayıdır. sanat ispatlanamaz veya yanlışlanamaz. bilim gibi değildir. anlaşılabilir veya anlaşılamaz. üçüncü bir ihtimal söz konusu değildir. sanat, büyük mirasımızın bir parçası. bence sahip olduğumuz şeylerin, yani bu mirasın en değerlisi. hatta hepsi. bizi hayvanlardan farklı yapan şeydir sanat.

sanat, evrimi evrimleştirmemize yarar. bu yüzden bizi hayvanlardan ayrı kılar. hayvanlar da tıpkı bizim gibi tarih boyunca zorluklarla karşılaşıp hayati tehlikelerle yüzleştiler, ve tıpkı bizim gibi bunların bir şekilde üstesinden geldiler. insan da tıpkı hayvanlar gibi problemleri aşmak için didinir durur. neticede hayat problem çözmektir. sanat, bu zorluk aşılırken ortaya çıkar. kişiye has zorluk aşma usulünün kazandırdığıdır, o esnada şekillenir. geçmişte görülmüş usüllerden esinlendiği kadar insanın kattığıdır aynı zamanda. aufhebung gibi.

şairin derdi güzel bir şiir yazmak değil, derdini ortaya koymaktır. derdini ortaya koyma şekillerinden biridir şiir. şiir yazma yeteneğini gelenekten görür. sonra bunu kendi usulüyle yaptığı zaman, ki kendi derdini katması bu anlama gelir, kendi sanatını yapmış olur. mimar bir bina yaparken taşlara can verir. onlara konuşma ve anlatma yeteneği kazandırır. kendisi taşlara ne kadar öğretebilirse taşlar da o kadar anlatır.

günümüzde sanatın öldüğünü düşünüyorum. çünkü amacını yitirdi. artık insanlar taşlara üflemek değil güzel görünmek istiyorlar. güzel, anlamı olmadan bir hiçtir. estetik bağlamda ve anlamda güzeldir. misal, michelangelo'nun kavgasını bilmeyen birisi onun resmini ancak güzel bulabilir. onu anlayamaz.

hipsterlar zararlılar çünkü anlayamıyorlar. sadece güzel buluyor ve bununla ilgileniyorlar. halbuki estetik, duygunun ve belki de düşüncenin ancak daha genel manada yaşamın ve benliğin hoşa gidecek bir biçimde ifade edilmesidir.

hipsterlık güzel olan şeyin, hoş gelenin anlık tüketimine dayanır. bağlamından koparılmış bir güzelin heyula gibi dolaşmasından ibaret bu insanların güzel anlayışı. bu yüzden sanata zarar verip onun altını oyup duruyor.

insan neden resim yapar? derdini söylemek için. nasıl yaptığı estetik, neden yaptığı dert; ikisi birlikte sanattır.

26 Kasım 2014 Çarşamba

patent ve telif hakları üzerine

telif hakkı, çağımızın en büyük meselelerinden biri. bugün biraz bu konu üzerine kafa patlatmak istiyorum.

telif hakkı özünde, yapılan bir inovasyonun, bir yeniliğin mülkiyetinin alınması oluyor. yani ampülü icad ediyorum, ve bu ampülün telif hakkı bende oluyor. benden izinsiz bu ampül kullanılamıyor, üretilen her ampülden pay alıyorum yahut hiç ürettirmiyorum.

bilimde de mesele aynı şekilde ilerliyor. intihal meselesi bilim çevrelerinde en çok üzerine düşülen meselelerden biridir. bir kişinin datalarını, bulgularını, fikirlerini ondan izinsiz yani ona referans vermeden, ondan aldığını belirtmeden, kişinin kendi çalışmasında kullanması yasaktır. hatta bilim çevrelerinde bu iş o kadar sıkı bir racona bağlanmıştır ki, insanlar kendi makalelerinden, kitaplarından bile alıntı yaparken referans gösterirler. kabul ediyorum, bunun işlevsel yönleri de var. referanslar olmasa bilimsel savlar açıklanırken ufak bir işaretle belirtilip geçilecek noktalarda insanlar sayfalarca açıklamalar yapmak zorunda kalabilirlerdi. bu anlatımın akışını bozacağı gibi, meseleleri bağlamlarından koparabilirdi. bu yüzden bu mesele biraz anlamlı görünebiliyor.

bilimden bahsetmem, inovasyon ve telif hakkı ile ilgili kimi soru işaretlerini gidermekti. ben biraz işin inovasyon şekline eğileyim istiyorum. inovasyon, bizi bugünlere getiren yegane şey. piyasada başarının tek formülü bana göre. çok başarılı şirketlere bakılırsa muhakkak suretle ortaya yeni şeyler sundukları, tüketicilere yeni fikirlerle geldikleri görülür.

apple, bunun en güncel örneklerinden. önce ipod, daha sonra iphone ve en son ipad gibi cihazları geliştiren şirket, bugün dünyanın en büyük teknoloji şirketlerinden biri. üstelik çok değil, sadece on sene önce iflasın eşiğindeydi. bu durumu inovasyonlarla aştı. insanlara farklı bir iletişim deneyimi sunmayı hedefledi ve akıllı telefonların geliştirilmesine öncülük etti.

veya facebook, insanların hayatlarını farklı bir şekilde organize etmelerinin yolunu açtı. bana göre çağımızın en büyük buluşu like tuşudur. insanlar kendilerini tek tıkla anlatabilme imkanı bulabiliyor. eskiden kendinizi anlatmak için sayfalarca yazabilir, saatlerce konuşabilirdiniz. modern dünyada bu mümkün değil. baskılı tişörtler de tam olarak bu ortama doğdu. insanların kelimenin tam anlamıyla dip dibe olduğu bu modern dünyada kendini anlatmanın gerçekten en makul yolu bu oldu. bunu ampirik verilerden görüyoruz, çünkü birçok nesil kendini bu şekilde ifade etti. şimdi postmodern çağda yaşıyoruz. insanlar artık dip dibe değiller. belki çok daha samimiler. önceden kamusal alanda gereksiz bir samimiyet kuruluyordu hiç samimi olmadığımız insanlarla. şimdi kamusal alan ceplerimizde. bunun da ötesinde, kamusal alan daha fazla yer işgal ediyor iletişim süreçlerimizde. evvelden insanlar özel iletişimlerinden kamusal alanlarını soyutlayabilirler, soyutlamayı tercih ederlerdi. şimdi görüyoruz ki insanlar pek de bugün bunun taraftarı değiller. insanlar beğendiklerini göstermek istiyorlar. baskılı tişörtleriyle yapmak istediklerini, yakın sebeplerden ötürü ancak farklı koşullar sonucunda like tuşuyla yapıyorlar.

iphone veya like tuşu, bunlar bugün bireylerin hayatlarındaki en büyük inovasyonlardan ikisi. günceller ve çok büyük tesirleri var. bu yüzden bu iki örneği incelemek istedim. demem o ki, inovasyon olmadan başarı zor geliyor. facebook bugün kamusal alanın en büyük aktörüyse insanlara kamusal alanlarıyla olan ilişkilerini daha farklı yollardan düzenleme olanağı vermesi.

inovasyon, marx'ın tam da artık değer olarak bahsettiği şey. marx'ın yanıldığı konuysa insanların kol gücüyle bu artık değeri ver edebileceklerine duyduğu inanç. bu boş bir inanç. bir ürünün en büyük pay sahibi sermayedarı veya üreteni değil, düşüneni. yani bir bilgisayarın parçalarını bir araya herhangi bir insan getirebilir, bilgisayarı üretecek kaynak dünyada çokça mevcut. bilgisayar üretimini hayal eden, bunu fizibıl hale getiren, bu işe emek veren insan daha nadir bulunan bir kaynak. daha anlaşılır konuşmam gerecekse, piyasada arzı az olan ancak çok talep duyulan bir kaynak. bu yüzden pahalı. bu kurala riayet etmeyen şirketler inovasyonları çekemiyorlar ve batmaya mahkumlar, batıyorlar. bugün çoğu insan göremiyor ancak insanlık ve onun üretim biçimleri büyük dönüşümler yaşıyor. eski ilkelerine bağlı kalarak, onu bugüne getiren ilkelerin motivasyonuyla kendini yeniliyor bu üretim biçimleri.

patent ve telif hakkı kanunları da, eski düzenin en büyük savunucuları. çünkü inovasyon paylaşıldıkça güzel. inovasyon, rekabetin oluşmasına olanak sağlıyor. şöyle ki, ateşi ilk bulan kişi "bakın ben ateşi buldum, size öğretirim ancak karşılığında bu ateşte pişen her adana dürümden birer ısırık alırım" deseydi bu tam olarak telif hakkı olurdu. bu kişi ateşin patentini almış olurdu. ancak onun bunu nasıl yaptığını gören komşusu da birkaç deneme sonrasında kendi ateşini yaktı. ateş, böyle yayıldı. böylece rekabet arttı. böylece insanlık buzul çağından kurtuldu ve bugüne gelebildi.

facebook like butonunu düşündü. diğerleri de boş durmadı. bunu gören twitter'ın cevabı sert oldu: at fava bekle. o da yetmiyorsa rtle. dahası bugün çoğu sosyal medya platformunda veya en basitinden telefon uygulamasında insanlar beğendiklerini belirtiyorlar bu ve benzeri tuşlarla. inovasyon görüldü ve geliştirildi, tekrardan ve tekrardan işlendi.

apple iphone'u ilk yaptığından beri hem güç kazanıyor hem güç kaybediyor. çünkü samsung ve google başta olmak üzere birçok üretici çeşitli yenilikler getirdiler akıllı telefon piyasasına ve apple'ın tahtını sarsıyor. hatta indirdi bile diyebiliriz. apple, akıllı telefon pazarının daha hızlı büyümesine rağmen artık eskisi kadar hızlı büyüyemiyor. inovasyon uçup gidiyor ve başka birilerine bir şekilde ilham oluyor.

sadede gelirsem, ben patent yasalarını ve telif haklarını sevmiyorum. yeni fikirler, düşünüldükleri andan itibaren diğer insanların da kullanımına açıktır. bu engellenemez. çin pazarının ürettiği ürünler bunun en güzel örnekleri. artık çin pazarındaki çoğu ürün batılı kopyası kadar kaliteli. bu sayede biz insanlar, aynı kaliteyi çok daha ucuza edinebiliyoruz. patent yasalarını, bu tekelciliği aştığımız sürece daha iyi bir dünya yaratabiliriz. dünyada bu kadar eşitsizlik varken de bir şekilde aşacağız.

ne yani, sen bu ateşi yaktın diye ben her adana kebabımdan sana birer ısırık mı vereceğim?

10 Kasım 2014 Pazartesi

ekonomi politik tezleriyle ortadoğu okuması - 1

geçtiğimiz aylarda bir kitap okudum: why nations fail. darom acemoğlu'ndan gerçekten usta bir eser. yıllarca saklamak isteyeceğim, sevdiğim insanlara ısrarla tavsiye edeceğim bir eser. bugün acemoğlu'nun ve keynes'in tezlerinden yola çıkarak ortadoğuyla ilgili birkaç şey söylemek istiyorum.

özetleyecek olursam, acemoğlu bu tezinde yakın coğrafi/tarihi özelliklere sahip ülkelerin veya şehirlerin gelişmişlik farklarını inceliyor. ilk örneği nogales. nogales, bugün bir tarafı abd bir tarafı meksika sınırları içerisinde yer alan, insanlarının arasında akrabalık bağı bulunan, aynı coğrafyayı paylaşan bir şehir. şehri bugün abd-meksika sınırı ikiye bölüyor. bu iki şehir arasında nasıl bir uçurum olduğundan bahsediyor daron acemoğlu ve bu farkların nereden kaynaklandığına değiniyor. acemoğlu'na göre burada temel faktör merkezi bir hükümetin varlığı ve güçlülüğü. arizona nogales'teki devlet faktörünün, merkeziyetçiliğin mülkiyet haklarını ne denli geliştirdiğini ve daha iyi iktisadi koşullarla beraber demokratik zemini hazırladığına değiniyor.

kitap boyunca kullandığı örneklerinden biri de güney-kuzey kore ayrımı. kuzey'de de merkezi ve güçlü bir hükümetin var olduğunu, ancak bu hükümetin güneydeki hükümetten farklı olarak farklı hakları ve kanunları kısacası farklı perspektifleri koruma altına aldığını söylüyor. yani kuzey kore'nin koruduğu şey devletin bekası ve bu devletin bekasından faydalanan bir avuç bürokrat. tüm kanunlar bu esas üzerinde yükseliyor. ancak güney kore'de anayasanın üstünlüğü, mülkiyet hakkı, ifade özgürlüğü gibi konular hükümetin öncelikli konuları arasında. bu durum, kapsayıcı kurumların güney kore'de daha gelişmiş olmasına yol açıyor. kısaca bu kapsayıcı kurumlar anayasa tarafından teminat altına alındığı için inovasyonun, bireysel başarının, rekabetin kısaca serbest piyasa ortamının kendine yaşam alanı bulabildiği bir yer güney kore.

acemoğlu'nun kitabını veya tezini yazmak değil amacım. o yüzden kısaca özetleyip asıl meseleye gelmek istiyorum. kısaca acemoğlu, insanların daha doğrusu sermaye sahiplerinin önünde inovasyonları ve piyasaya ortak olmaları için bir engel olmazsa, yani piyasanın kapsayıcı rolünün ağır bastığı durumlarda toplumsal refahın artacağını; insanların söz sahibi olduğu katılımcı demokrasilerde veya buna yakın yönetimlerde güç bu yönetimde toplandıkça -merkezi güç oluyor bu- piyasa şartlarının rekabetçiliğinin korunacağını ve kartelleşmenin, mafyalaşmanın engelleneceğini öne sürüyor. acemoğlu'na göre toplumsal refahın kaynağı burası. bir, güçlü bir merkezi devlet. iki, bu merkezi devletin koruması altındaki mülkiyet hakları, insan hakları ve piyasa ekonomisi.

benim asıl gelmek istediğim mesele, bu tezin ışığında ortadoğunun geleceğini tartışmaya açmak. acemoğlu'nun bu tezi hem serbest piyasa anarşistlerine hem de sosyalistlere iyi bir kapak niteliğinde. okuduğumda bende uyandırdığı his, keynes'in economic consequenences of the peace kitabında savunduğu tezini ve bu tezin ardından gerçekleşenleri hatırlattı.

birinci dünya savaşından sonra dünya, bilhassa avrupa kazanan devletlerce bölüşülmüş, bölüşülürken avrupa haricinde pek de doğal sınırlara veya bu gibi şeylere pek bakılmamıştı. avrupa'daysa almanya'nın sırtına büyük bir yük bindirilmiş, savaşın tüm maliyeti mağluplardan çıkarılmak istenmişti. keynes, bu şartların ölümcül olabileceğini ve ikinci bir dünya savaşına daha yol açabileceğini ileri sürdü. haklı da çıktı. birinci dünya savaşı bittikten bir süre sonra mağlup devletler krizlerle yüzleştiler, daha sonra otokratik hükümetler yönetime geldi. acemoğlu'ndan hatırlayacaksak bu dışlayıcı kurumlar ve dışlayıcı koşullar güçlendi. toplumun geneli ve sıradan insan büyük bir hızla iktisadi arenadan uzaklaştı. sonrasında ekonomik kriz derinleşti ve tüm dünyaya yayıldı bir salgın gibi. büyük buhranın ardından abd ve ingiltere gibi ülkelerde de nispeten otokratik, devletçi hükümetler başa gelmeye başladı. bu şartlarda savaş kaçınılmazdı ve gerçekleşti. savaş ekonomisi, zaten savaştan çok daha önce, büyük buhranın ertesinde iktidara gelmişti bile. savaşı finanse etmek zor olmadı, zaten finanse edilecek bir başka şey yoktu devletten ayrı.

savaştan sonra avrupa sınırlarını yeniden çizdi. bu sınırlar içerisinde güçlü hükümetler tesis etti, ancak acemoğlu'ndan hatırlayacağımız gibi bu tesis edilen hükümetler kapsayıcıydı; kendilerini ve bekasını değil, anayasayı, anayasal üstünlüğü, piyasanın rekabetçi koşullarını teminat altına alan işlere girişti. böylece sermaye birikimi devletlerden toplumun geneline yayıldı. bu keynes'in de olmasını doğru gördüğü şeydi tam olarak.

daha sonra birbiriyle asırlardır kanlı bıçaklı olan avrupa hükümetleri arasında piyasanın getirdiği ilişkiler güçlendi, önce almanya ve fransa avrupa kömür çelik topluluğu'nu kurdu. bugün bu topluluk avrupa birliği olarak anılıyor. ekonomik refahın ve insan haklarının dünyadaki beşiği olduğu açık.

ancak kimi sınırlar, birinci dünya savaşından sonra pek de değişmeden günümüze kadar geldi. ortadoğu sınırları gibi. demem o ki, acemoğlu'ndan da yola çıkarsak biraz, bugün ortadoğu'nun en büyük sıkıntısı, sınırlarını halen çizememiş olması, bu sınırlar içerisinde güçlü anayasaların koruması altında olan bir kapsaycı demokrasi, kapsayıcı piyasa ekonomisi inşa edememesi olabilir. bu sınırları bugüne kadar baas rejimleri ayakta tuttu. abd'nin ırak'a müdahalesiyle bombanın pimi çekildi ve kaos ortadoğu'ya yerleşti. arap baharı da aslında bir devrimden veya bir isyandan çok bir tür iç savaş olarak cereyan etti. suriye'de eline silah alıp ve silahlandırılıp beşar esat rejimine karşı isyan eden örgütler, beşar esat'ı nusayri olduğu için istemiyordu temelde. yani olayın özü etnikti. bugün suriye ve ırak'ın etnik haritalarına ve kimlerin hangi bölgeleri kontrolü altında tuttuğu araştırılsa ortaya şöyle bir gerçek çıkıyor: ırak'ta sınırlar çoktan kesinleşti. kuzey'de bir kürt hükümeti var, güneyde şiiler merkezi ırak hükümetini devam ettirmek istiyor, orta kısımdaysa ışid çoktan kendi devletini kurdu. suriye'de de durum farklı değil. şu an fiili bir suriye ırak sınırı mevcut değil. ışid bu sınırı yıkalı çok oluyor. kuzeydeyse rojava kantonu egemen.

peki bu düzen, yani arap baharı benim yukarıda bahsettiğim ve desteklediğim ekonomi politik tezlerine göre barışa, refaha ve istikrara kavuşabilir mi? keynes'in ikinci dünya savaşında önceden tahmin ettiği ekonomik çöküntüden ve bu çöküntünün hazırladığı bir savaş durumundan bahsetmek güç. birincisi bölge zaten savaş ve ekonomik çöküntü halinde. sadece elimizdeki göstergeler, bu savaşın ve ekonomik çöküntünün daha uzun yıllar süreceğini söylüyor. yani ışid, rojava kantonu, bölgesel kürt yönetimi veya şii araplar; bu unsurların hiçbiri iktisadi refahı getirecek bakış açısına sahip değil. bölge uzun yıllar daha bu pozisyondan kurtulacağa benzemiyor. sınırlar bir şekilde doğru çizilse de, sınırların içerisinde olacaklar hiç de bizim için hayırlı olacak gibi durmuyor.

26 Ağustos 2014 Salı

neden böyle olması?

şu garip blogu kimsesiz bıraktım. ne ben yazıyorum ne biri okuyor. aslına bakılırsa sürekli bir taslaklar giriyorum, sürekli bir şeyler karalıyorum ama ortaya bir yazı çıkmıyor. bu benim uzun bir süredir devam eden problemlerimden. daha önce de değinmiş olmam lazım.

bisiklet iyi, depremler pekiyi.

yarın izmir'e gidiyorum.

2 Mayıs 2014 Cuma

uzun zaman yazısı

ta kasım ayında yazmışım. elimiz armut toplamadı, başka şeyler yaptık. çok şey yaptık. anlat anlat bitmez.

aralık ayı diyince aklıma bisikletle yaptığım dehşet kaza geliyor. ocak, şubat, mart bisikletsizlik. hala üstümde bir korku var. yokuş aşağı inerken tırsıyorum. tırıs tırıs tırsıyorum. hatta daha 1 ay öncesinde sahil yolunda otuza yaklaştığımda titriyordum. şimdi rahat rahat 45 basabiliyorum en azından.

neyse ne. bisikletse eğer mevzu, daha büyük bir mesele var kazadan, korkudan veya kondisyonsuzluğumdan. o da yeni bir kadro almış olmam. cannondale aldım. hayallerimdeki bisikleti aldım. bir caad10 aldım. bisiklete başladığım ilk günden beri hayalini kurduğum, "şimdi tepesinde olsam" diye iç geçirdiğim bisikleti sürüyorum artık. ancak iki yönden olaylar beklediğim gibi gelişmiyor.

- kondisyonum düşük. toparlamak çok zaman alacak.
- bisikleti almam, nedense beni beklediğim kadar heyecanlandırmadı. kafamdaki yoğunluktan da olabilir.

yoğunluk diyince çok da bi yoğunluk yok esasında. ancak bir kız arkadaşım var. evet. zurnanın zırt dediği yer. ocak 1'den itibaren bir kız arkadaşım var. günümün büyük kısmı oraya kanalize oluyor. soyut veya somut, çoğunlukla oralardayım. derslerim iyi değil, bisiklet süremiyorum. şikayetçiymişim gibi dursa da şikayetçi değilim, neticede bunu ben seçtim. daha hızlı bisiklet sürmeyi değil sevmeyi ve sevilmeyi seçtim.

düşünüyorum başka neler neler oldu diye, aklıma başka bir şey gelmiyor. bir kere amasya'ya gittik geldik, belki o.