18 Aralık 2014 Perşembe

anlamak ve sindirmek

sizi bilmem, ama benim için bir şey özelse onu anlayabildiğim içindir. bir şarkıyı benim için özel yapan budur. şarkıda neler anlatılmış anlayabildiğimi düşündüğümdendir.


bence gerçekten insanlar ikiye ayrılıyor. anlayamayanlar ve anlayabilenler. anlayabilenler de ikiye ayrılıyor. sindiremeyenler ve sindirebilenler.

***

trenler mesela. veya şehirler. bunlar üzerlerine çokça yazılmış çizilmiş, bunlar kirletilmiş. kullanılmış. çoklarınca anlaşılamamış. anlayabilenler ya sindirememiş ya sindirmek istememiş. biraz egoistlik yapmak olacak ama benim hep anlama yetim kuvvetli olmuştur. ilk tanpınar okuduğum günden beri sindirebildiğimi hissediyorum. kendimi nesneleştirebildiğimi hissediyorum. barış manço'yu da o günden beri farklı dinliyorum.


***

şimdi ben kendimden yola çıkarak bu durumu açıklamaya çalışacağım. benim en sevdiğim edebiyatçı ahmet hamdi tanpınar'dır. ve bence türkçenin en iyisidir. okurken keyif aldığım, böylesine kendimle yüzleştiğim yazar pek yoktur. belki biraz italo calvino. o da onu sadece bir romanında başarabildi. ahmet hamdi tanpınar, sadece romanları ve öyküleriyle değil denemeleriyle de beni çok etkiledi. daha doğrusu etkilemedi. ben beş şehir'i okuduğumda düşündüklerimi buldum. hepsinden öte tanpınar da benim cevap aradığım şeylere cevap aramış. ve bulmuş. benim bulduklarıma yakın şeyler bulmuş. yetmemiş, bir de bunları sindirmiş. sonra bunları anlatmış kitaplarında.

ben tanpınar'ı ilk okuduğumda çok korkmuştum. yani bir insan nasıl bu kadar sindirebilir bu kadar gerçek şeyleri? nasıl bu kadar yabancılayabilir kendini duruma ve bir özne, kendine nasıl sadece bir nesneymiş gibi bakabilir?


ben bugün bursa'yı seviyorsam bu biraz da tanpınarla aynı şeyleri hissettiğim içindir. yani içi boş bir sevgi değil bu. anlayarak ve sonrasında sindirerek yaşanan bir sevgi bu. onunla barışık, göze sokmadan. hatta deymi yerindeyse bokunu çıkarmadan.

kısmet olursa eğer ben de bir gün yedinci ve sekizinci şehirleri yazmak istiyorum. inşallah yazabilirim. 

***

barış manço da benim için çok önemlidir. hatta bugüne kadar benim aldığım en güzel iltifat "senin kadar bu adamı anlayabilen birini görmedim" olmuştu. bu tabii ki tam olarak da duymak istediğim cümleydi. hala da öyle düşünürüm. benim kadar tanpınar'ı, barış manço'yu, mazhar alanson'u anlayabilen pek yoktur. bazı insanlar özeldir. onlar sindirebilirler. onlar, mad men'in jeneriğindeki gibi boşluktan aşağı düşerken başka, çok başka şeyler düşünürler. düşünürüz. insanlar homo sapiens sapiens ise bizim gibiler homo sapiens sapiens sapiens. 

***

barış manço'nun ilk zamanlardaki dertleri daha çiğdir. pek sindirilememiş, pek yüzleşilmemiş, pek aşılmamış şeylerdir. sonrasında barış manço da öğrenir. derken en güzel eserlerini verir. on yıl kadar altın yıllarını yaşamış barış manço. sonrasındaysa pek çokları tarafından eleştirilen "basit" şarkılarını yazmaya başlamış. ben şimdi baktığımda barış manço'nun neden o şarkıları yazdığını anlayabiliyorum. ben sanırım barış manço'nun ikinci evresindeyim. üçüncü evresine neden gittiğini biliyorum ama gidince neler hissetti daha pek deneyimleme fırsatım olmadı açıkçası.

biraz imreniyorum. ama çokça saygı duyuyorum. zaten saygı da anlamaktan ileri gelir. barış manço'nun ölümü hassas bir konu olmuştur hep farzımisal. ben gerçekten bu ölümün barış manço'ya yakışır bir ölüm olduğunu düşünüyorum. kirli, suçlu veya ayıp bir şekilde ölmedi. yaşadığı gibi öldü. abbas yolcu'da tarif ettiği korkuları veya zaten diğer şarkılarının içlerine bir şekilde gömdüğü sevdaları, tutkuları birleştirince barış manço'nun ölmesi gerektiği gibi öldüğünü düşünüyorum. güzellerin peşinden koşarak yaşayan bir adama da bu yakışırdı. 

şubat yavaş yavaş geliyor. bana düşen yine moda'dan barış manço vapuruna binmek ve kandilli'ye gitmek. rahmetliyi bu sene de layığıyla anmak.

***

barış manço vapuru benim için bu dünyada en özel yerlerden biri. her sene sırf bu yüzden biniyor olmamdan da öte, hayatımda bir yeri var. adı barış manço. eski adı inciburnu. inciburnu'nun bende bir yeri var. bu vapurla ilgili anılarım var. tüm vapuları araştırmıştım bir seferinde kafaya takıp. aylarca arşiv arşiv gezip hepsi hakkında bir şeyler öğrenmiştim. benim için en mühimi paşabahçe'dir işte, ikincisi barış manço.

***

paşabahçe benim vapurumdur. çocukken izlemeyi en çok sevdiğim vapurdu. daha sonra, tabi yine çocukken benim çok sevdiğim ve beni yine çok seven bir insanı ölümden kurtardığım vapurdur. yıllar sonra öğrendim bunu da. sonra paşabahçe, adını okuduğum ilk vapurdur: kadıköy iskelesi'nden mısır çarşısı'na giderken annem babam ve ben. paşabahçe'nin anısı çok bende. çoğu buğulu anılar. pek değiştirilemeyecek anılar.

paşabahçe tabii ki sadece benim vapurum değil. öğrendim ki orhan pamuk da bir kitabında "paşabahçe benim vapurumdur" demiş. önceleri çok üzüldüm. benim olan bir şeyi başkasının da böylesine sahiplenmesi sinirlerimi bozdu. hatta paşabahçe'nin boğaz seferlerine pek gitmemesini bahane ederek orhan pamuk'un paşabahçe'yle arasında hiçbir şey olmayacağını ima edecek kadar işi ileri götürmüştüm. şimdi orhan pmuk okumuş biri olarak biraz da seviniyorum. anlayabildiğim ve sindirebildiğim bir adam olan orhan pamuk'un benimle yakın zevkleri paylaşması hoşuma gidiyor.

***

sonra mazhar alanson'un da çok özel bir yeri var bende. hayatımın son yıllarındaki önemli anları arka arkaya koysam, fonlarında hep onun şarkıları çalardı. onun da bazı şeyleri sindirmiş bir insan olduğunu düşünüyorum. milli park şarkısı zaten bunu yeterince ortaya koyuyor. zaten benim için mazhar alanson ikiye ayrılıyor: ben milli park dinlemeden önceki mazhar alanson, ben milli park dinledikten sonraki mazhar alanson. her şarkısını anlıyorum, neler anlatmaya çalışmış rahatlıkla görebiliyorum.

***

çoğu insanın arasındaki ilişki, biribirleriyle vakit geçirmekten hoşlandıklarından veya birbirlerine bir muhabbet beslediklerinden değil. birbirlerine ihtiyaç duyduklarından. iki insanı bir araya getiren birbirlerine duydukları ihtiyaç değil ötesi olunca işler değişiyor. 

tek başına da mutlu olabilen, tek başına da anlayabilen, tek başına da güçlü olan; başka hiç kimseye ihtiyaç duymayan ve bunu dert etmeyen insan. bunu rahatça insanların yüzlerine söyleyebilen insan, en az bir kere ölmüş insan, hayatında en az bir kere her şeyini kaybetmiş insan. bu insan anlamak ve sindirmek yolunda ilerleyen bir insan anlamına geliyor. zaten sevgiler de bu aşamadan sonra güzelleşiyor. insanlar birbirlerini gerçekten seviyorsa bu aşamada sevebiliyor. ona ihtiyaç duymuyorken, hatta o hayatında fazlalıkken. insan birilerine bir şey katacaksa en çok bu bağlamda katabiliyor. iletişimin kalitesi, araya böyle bir duvar örünce ancak artabiliyor. insanlar yukarıda dediğim gibi ancak bu koşullarda anlayabiliyor ve sindirebiliyor.

***

benim en çok keyif aldığım şey zamanın akışının farkına varıp, zamanı nesneleştirip onunla hasbihal edebilmektir. bunu da tanpınar'dan öğrendim.

***

cemal gülas'ın belgeselleri bana bütün bunların sinyallerini ilk veren şey olmuştu. sonraları tanpınar bunu yüzüme vurdu. ben de sonra okuduklarımda, dinlediklerimde, duyduklarımda, gördüklerimde, gezdiklerimde bunu bir kez daha idrak ettim. 

ben tanpınar'dan, barış manço'dan, ismet özel'den, mazhar alanson'dan bir şey öğrendimse budur. bu insanlardan değerli bir şey öğrendimse budur. 

***


bu yazı, bir buçuk senelik birkaç taslağın birleştirilmesiyle oluşturuldu. beğenmediğim, fikrimi değiştirdiğim kimi kısımlarını attım; kimi kısımlarını baştan yazdım. aslında bu yazı, bu blogda neler çevirdğimin bir özeti, bir amentüdür.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder