sakarya nehri üzerine bir yazı dizine girişmek niyetim vardı ne zamandır. şimdi onun vaktinin geldiğini hissediyorum. ama önce sakarya'yı kısaca açıklamam gerek.
sakarya nehri, sakarya havzasından topladığı suları karadeniz'e döküyor. güneybatı'da murat dağı'ndan, kuzeydoğu'da aydos dağı'ndan aldığı suları taşıyor. bu sular, eskişehir sınırları içerisinde sakarya nehri halini alıyor. sonra bilecik-pamukova-geyve-adapazarı yoluyla karadeniz'e karasu'dan dökülüyor.
ankara çayı ve porsuk çayı bu nehrin en önemli iki kolu. porsuk çayı suyunu murat dağı'ndan alıyor. afyon ve uşak sınırlarından topladığı sularını kütahya'yı sulayarak eskişehir'e taşıyor. sonra sakarya nehri'yle birleşiyor. ankara çayı, çubuk,ova ve çölova çaylarından topladığı suları porsuk'tan hemen sonra katıyor sakarya'ya.
sakarya, sündiken dağlarının güneyinden geçerek bilecik sınırlarına giriyor. bu sıralarda rakımı çoktan 130 metre seviyesine inmiş durumda. 2500 metrenin üstündeki kaynaklardan beslenen sakarya, 500 kilometre akmış ve 2400 metre irtifa kaybetmiş durumda. hızlıca akmış. koca dağlardan koparabildiğini koparmış ve getirmiş biriktirdiklerini. bir süre sonra pamukova'ya giriyor. hem bereketi yaratıyor, hem sorunları. sakarya'nın berekete dönüştüğü yerler daha önce de vardı. geçtiği daha önceki yerlerde de tarımı mümkün kılıyordu. ankara'nın ve eskişehrin çorak karasal iklimini yaşanabilir kılan, kütahya'yı büyüten sakarya nehri yüksek platolardan ve yaylalardan geçiyor buralarda. ancak pamukova'yı düşününce buralara getirdiği bereket kısıtlı.
pamukova, türkiye'nin en verimli ovalarından biri. rakımı, iklimi, sulaması çok müsait tarım yapmaya. bir çukurova değil ancak çukurova'nın yüzyıllardır ağalar şirketler ve sair gibi büyük işletmecilerin elinde olduğu durumdan çok uzak. pamukova benim gördüğüm ovalar içerisinde insanların kendi üretimlerini yaptığı en verimli ova.
pamukova, katırlı dağlarıyla başlar samanlı dağlarıyla biter. bu ikisi arasındaki çukuru sakarya'nın karadeniz'e ulaşma aşkıyla yıllarca doldurmasıyla oluşur. pamukova ne zaman gitsem tehlikelidir. türkiye'deki büyük tren kazalarının çoğu pamukova'da yaşandı. ne zaman arabayla otobüsle geçsem pamukova'dan, hep korkarım. her seferinde kazalar görür, her seferinde kazalar atlatırım. pamukova'nın marmara'yı akdeniz ve iç ege'ye bağlayan yolları her zaman virajlı ve sislidir. biz istanbullular pamukova'yı hep gece geçeriz. geceleri pamukova'da hep sis olur. pek çok hayat son dakikalarını bu yolda yaşadı. pamukova bu yüzden ölüm ovasıdır bana göre. oradan geçerken bir türlü uyuyamam.
ben bunları anlatırken geyve boğazı'ndan kurtulan sakarya, adapazarı ovası'na kavuşur arifiye civarında. rakımı 50 civarındadır bu sırada. binlerce yılda sapanca'yı doldurmuş, adapazarı ovasını samanlı dağları'ndan ta karadeniz'e kadar doldurmuştur sakarya. sakarya bu saatten sonra tehlikeleri ve oyunları bırakır, safi bereket halini alır. türkiye'nin en büyük şehirlerinden birini besler. menderesler çizerek yavaşça binlerce yıldır seviştiği karadeniz'e hala büyük bir istekle ulaşır. ona göller yöresi'nden, çankırı'dan, uşak'tan hediyeler getirir.
bu yazı dizisinde bir sonraki yazı: cumhuriyet için sakarya.
23 Aralık 2014 Salı
18 Aralık 2014 Perşembe
anlamak ve sindirmek
sizi bilmem, ama benim için bir şey özelse onu anlayabildiğim içindir. bir şarkıyı benim için özel yapan budur. şarkıda neler anlatılmış anlayabildiğimi düşündüğümdendir.
bence gerçekten insanlar ikiye ayrılıyor. anlayamayanlar ve anlayabilenler. anlayabilenler de ikiye ayrılıyor. sindiremeyenler ve sindirebilenler.
***
trenler mesela. veya şehirler. bunlar üzerlerine çokça yazılmış çizilmiş, bunlar kirletilmiş. kullanılmış. çoklarınca anlaşılamamış. anlayabilenler ya sindirememiş ya sindirmek istememiş. biraz egoistlik yapmak olacak ama benim hep anlama yetim kuvvetli olmuştur. ilk tanpınar okuduğum günden beri sindirebildiğimi hissediyorum. kendimi nesneleştirebildiğimi hissediyorum. barış manço'yu da o günden beri farklı dinliyorum.
***
şimdi ben kendimden yola çıkarak bu durumu açıklamaya çalışacağım. benim en sevdiğim edebiyatçı ahmet hamdi tanpınar'dır. ve bence türkçenin en iyisidir. okurken keyif aldığım, böylesine kendimle yüzleştiğim yazar pek yoktur. belki biraz italo calvino. o da onu sadece bir romanında başarabildi. ahmet hamdi tanpınar, sadece romanları ve öyküleriyle değil denemeleriyle de beni çok etkiledi. daha doğrusu etkilemedi. ben beş şehir'i okuduğumda düşündüklerimi buldum. hepsinden öte tanpınar da benim cevap aradığım şeylere cevap aramış. ve bulmuş. benim bulduklarıma yakın şeyler bulmuş. yetmemiş, bir de bunları sindirmiş. sonra bunları anlatmış kitaplarında.
ben tanpınar'ı ilk okuduğumda çok korkmuştum. yani bir insan nasıl bu kadar sindirebilir bu kadar gerçek şeyleri? nasıl bu kadar yabancılayabilir kendini duruma ve bir özne, kendine nasıl sadece bir nesneymiş gibi bakabilir?
bence gerçekten insanlar ikiye ayrılıyor. anlayamayanlar ve anlayabilenler. anlayabilenler de ikiye ayrılıyor. sindiremeyenler ve sindirebilenler.
***
trenler mesela. veya şehirler. bunlar üzerlerine çokça yazılmış çizilmiş, bunlar kirletilmiş. kullanılmış. çoklarınca anlaşılamamış. anlayabilenler ya sindirememiş ya sindirmek istememiş. biraz egoistlik yapmak olacak ama benim hep anlama yetim kuvvetli olmuştur. ilk tanpınar okuduğum günden beri sindirebildiğimi hissediyorum. kendimi nesneleştirebildiğimi hissediyorum. barış manço'yu da o günden beri farklı dinliyorum.
***
şimdi ben kendimden yola çıkarak bu durumu açıklamaya çalışacağım. benim en sevdiğim edebiyatçı ahmet hamdi tanpınar'dır. ve bence türkçenin en iyisidir. okurken keyif aldığım, böylesine kendimle yüzleştiğim yazar pek yoktur. belki biraz italo calvino. o da onu sadece bir romanında başarabildi. ahmet hamdi tanpınar, sadece romanları ve öyküleriyle değil denemeleriyle de beni çok etkiledi. daha doğrusu etkilemedi. ben beş şehir'i okuduğumda düşündüklerimi buldum. hepsinden öte tanpınar da benim cevap aradığım şeylere cevap aramış. ve bulmuş. benim bulduklarıma yakın şeyler bulmuş. yetmemiş, bir de bunları sindirmiş. sonra bunları anlatmış kitaplarında.
ben tanpınar'ı ilk okuduğumda çok korkmuştum. yani bir insan nasıl bu kadar sindirebilir bu kadar gerçek şeyleri? nasıl bu kadar yabancılayabilir kendini duruma ve bir özne, kendine nasıl sadece bir nesneymiş gibi bakabilir?
ben bugün bursa'yı seviyorsam bu biraz da tanpınarla aynı şeyleri hissettiğim içindir. yani içi boş bir sevgi değil bu. anlayarak ve sonrasında sindirerek yaşanan bir sevgi bu. onunla barışık, göze sokmadan. hatta deymi yerindeyse bokunu çıkarmadan.
kısmet olursa eğer ben de bir gün yedinci ve sekizinci şehirleri yazmak istiyorum. inşallah yazabilirim.
***
barış manço da benim için çok önemlidir. hatta bugüne kadar benim aldığım en güzel iltifat "senin kadar bu adamı anlayabilen birini görmedim" olmuştu. bu tabii ki tam olarak da duymak istediğim cümleydi. hala da öyle düşünürüm. benim kadar tanpınar'ı, barış manço'yu, mazhar alanson'u anlayabilen pek yoktur. bazı insanlar özeldir. onlar sindirebilirler. onlar, mad men'in jeneriğindeki gibi boşluktan aşağı düşerken başka, çok başka şeyler düşünürler. düşünürüz. insanlar homo sapiens sapiens ise bizim gibiler homo sapiens sapiens sapiens.
***
barış manço'nun ilk zamanlardaki dertleri daha çiğdir. pek sindirilememiş, pek yüzleşilmemiş, pek aşılmamış şeylerdir. sonrasında barış manço da öğrenir. derken en güzel eserlerini verir. on yıl kadar altın yıllarını yaşamış barış manço. sonrasındaysa pek çokları tarafından eleştirilen "basit" şarkılarını yazmaya başlamış. ben şimdi baktığımda barış manço'nun neden o şarkıları yazdığını anlayabiliyorum. ben sanırım barış manço'nun ikinci evresindeyim. üçüncü evresine neden gittiğini biliyorum ama gidince neler hissetti daha pek deneyimleme fırsatım olmadı açıkçası.
biraz imreniyorum. ama çokça saygı duyuyorum. zaten saygı da anlamaktan ileri gelir. barış manço'nun ölümü hassas bir konu olmuştur hep farzımisal. ben gerçekten bu ölümün barış manço'ya yakışır bir ölüm olduğunu düşünüyorum. kirli, suçlu veya ayıp bir şekilde ölmedi. yaşadığı gibi öldü. abbas yolcu'da tarif ettiği korkuları veya zaten diğer şarkılarının içlerine bir şekilde gömdüğü sevdaları, tutkuları birleştirince barış manço'nun ölmesi gerektiği gibi öldüğünü düşünüyorum. güzellerin peşinden koşarak yaşayan bir adama da bu yakışırdı.
şubat yavaş yavaş geliyor. bana düşen yine moda'dan barış manço vapuruna binmek ve kandilli'ye gitmek. rahmetliyi bu sene de layığıyla anmak.
***
barış manço vapuru benim için bu dünyada en özel yerlerden biri. her sene sırf bu yüzden biniyor olmamdan da öte, hayatımda bir yeri var. adı barış manço. eski adı inciburnu. inciburnu'nun bende bir yeri var. bu vapurla ilgili anılarım var. tüm vapuları araştırmıştım bir seferinde kafaya takıp. aylarca arşiv arşiv gezip hepsi hakkında bir şeyler öğrenmiştim. benim için en mühimi paşabahçe'dir işte, ikincisi barış manço.
***
paşabahçe benim vapurumdur. çocukken izlemeyi en çok sevdiğim vapurdu. daha sonra, tabi yine çocukken benim çok sevdiğim ve beni yine çok seven bir insanı ölümden kurtardığım vapurdur. yıllar sonra öğrendim bunu da. sonra paşabahçe, adını okuduğum ilk vapurdur: kadıköy iskelesi'nden mısır çarşısı'na giderken annem babam ve ben. paşabahçe'nin anısı çok bende. çoğu buğulu anılar. pek değiştirilemeyecek anılar.
paşabahçe tabii ki sadece benim vapurum değil. öğrendim ki orhan pamuk da bir kitabında "paşabahçe benim vapurumdur" demiş. önceleri çok üzüldüm. benim olan bir şeyi başkasının da böylesine sahiplenmesi sinirlerimi bozdu. hatta paşabahçe'nin boğaz seferlerine pek gitmemesini bahane ederek orhan pamuk'un paşabahçe'yle arasında hiçbir şey olmayacağını ima edecek kadar işi ileri götürmüştüm. şimdi orhan pmuk okumuş biri olarak biraz da seviniyorum. anlayabildiğim ve sindirebildiğim bir adam olan orhan pamuk'un benimle yakın zevkleri paylaşması hoşuma gidiyor.
***
sonra mazhar alanson'un da çok özel bir yeri var bende. hayatımın son yıllarındaki önemli anları arka arkaya koysam, fonlarında hep onun şarkıları çalardı. onun da bazı şeyleri sindirmiş bir insan olduğunu düşünüyorum. milli park şarkısı zaten bunu yeterince ortaya koyuyor. zaten benim için mazhar alanson ikiye ayrılıyor: ben milli park dinlemeden önceki mazhar alanson, ben milli park dinledikten sonraki mazhar alanson. her şarkısını anlıyorum, neler anlatmaya çalışmış rahatlıkla görebiliyorum.
***
çoğu insanın arasındaki ilişki, biribirleriyle vakit geçirmekten hoşlandıklarından veya birbirlerine bir muhabbet beslediklerinden değil. birbirlerine ihtiyaç duyduklarından. iki insanı bir araya getiren birbirlerine duydukları ihtiyaç değil ötesi olunca işler değişiyor.
tek başına da mutlu olabilen, tek başına da anlayabilen, tek başına da güçlü olan; başka hiç kimseye ihtiyaç duymayan ve bunu dert etmeyen insan. bunu rahatça insanların yüzlerine söyleyebilen insan, en az bir kere ölmüş insan, hayatında en az bir kere her şeyini kaybetmiş insan. bu insan anlamak ve sindirmek yolunda ilerleyen bir insan anlamına geliyor. zaten sevgiler de bu aşamadan sonra güzelleşiyor. insanlar birbirlerini gerçekten seviyorsa bu aşamada sevebiliyor. ona ihtiyaç duymuyorken, hatta o hayatında fazlalıkken. insan birilerine bir şey katacaksa en çok bu bağlamda katabiliyor. iletişimin kalitesi, araya böyle bir duvar örünce ancak artabiliyor. insanlar yukarıda dediğim gibi ancak bu koşullarda anlayabiliyor ve sindirebiliyor.
***
benim en çok keyif aldığım şey zamanın akışının farkına varıp, zamanı nesneleştirip onunla hasbihal edebilmektir. bunu da tanpınar'dan öğrendim.
***
cemal gülas'ın belgeselleri bana bütün bunların sinyallerini ilk veren şey olmuştu. sonraları tanpınar bunu yüzüme vurdu. ben de sonra okuduklarımda, dinlediklerimde, duyduklarımda, gördüklerimde, gezdiklerimde bunu bir kez daha idrak ettim.
ben tanpınar'dan, barış manço'dan, ismet özel'den, mazhar alanson'dan bir şey öğrendimse budur. bu insanlardan değerli bir şey öğrendimse budur.
***
bu yazı, bir buçuk senelik birkaç taslağın birleştirilmesiyle oluşturuldu. beğenmediğim, fikrimi değiştirdiğim kimi kısımlarını attım; kimi kısımlarını baştan yazdım. aslında bu yazı, bu blogda neler çevirdğimin bir özeti, bir amentüdür.
13 Aralık 2014 Cumartesi
kendime keşif raporu
ufak tefek şeylerle uğraşıp onları kendime dert edinmeyi seviyorum. şimdi çok kısa bu sıralar kafama takıldıkça araştırdığım/gittiğim yerleri yazmak istiyorum bi araya toplamak için.
istanbul içinden başlarsam batıdan doğuya;
1. santral-kilyos tren hattının kalıntıları. -yeterince bilgi var, yer tespiti yapmak gerekiyor-
2. belgrad ormanındaki su yolları ve bentler -yeterince bilgi var. yapılar sağlam.-
3. vordonisi. -dalmak imkansız. bilgi kısıtlı. yabancı kaynaklar gerek-
4. bu adanın bağlantılı olduğu, küçükyalı'daki kilise. -bilgi çok kısıtlı. yabancı kaynaklar belki-
5. bu kilisenin bağlantılı olduğu başıbüyük kalıntıları. -bilgi yok. mağaralara girilebilir.-
6. aydos kalesi. -bilgi kısıtlı. kaleyi kazmak ve bakmak imkansız-
7. temenye. -bilgi kısıtlı. kazı imkansız. şa kansu kazmış, elde onun verileri var-
8. eski kumla köyündeki harabeler. -bilgi yok. gidip osmanlıca kitabeler okunacak.-
9. şahintepesindeki radar kalıntıları. -bilgi var, sadece gidip manzaraya karşı ateş yakılacak-
istanbul içinden başlarsam batıdan doğuya;
1. santral-kilyos tren hattının kalıntıları. -yeterince bilgi var, yer tespiti yapmak gerekiyor-
2. belgrad ormanındaki su yolları ve bentler -yeterince bilgi var. yapılar sağlam.-
3. vordonisi. -dalmak imkansız. bilgi kısıtlı. yabancı kaynaklar gerek-
4. bu adanın bağlantılı olduğu, küçükyalı'daki kilise. -bilgi çok kısıtlı. yabancı kaynaklar belki-
5. bu kilisenin bağlantılı olduğu başıbüyük kalıntıları. -bilgi yok. mağaralara girilebilir.-
6. aydos kalesi. -bilgi kısıtlı. kaleyi kazmak ve bakmak imkansız-
7. temenye. -bilgi kısıtlı. kazı imkansız. şa kansu kazmış, elde onun verileri var-
8. eski kumla köyündeki harabeler. -bilgi yok. gidip osmanlıca kitabeler okunacak.-
9. şahintepesindeki radar kalıntıları. -bilgi var, sadece gidip manzaraya karşı ateş yakılacak-
dağları neden severim?
maltepe'de büyüdüm. ormanla, araziyle, marmara deniziyle iç içe bi çocukluğum oldu. büyüdükçe o denizin ardına gitmeye heveslendim. gittim de. geceleri balkonumdan karşıdaki dağların arkasındaki dağları izlerdim. neden bilmem, dağlar beni en çok etkileyen manzaradır. sanırım dağların olmadığı yerde yaşayamam. bu dünyadaki en sevdiğim manzaralardan biri, köydeki evimizin manzarasıdır. ormanın içinden, karşıdaki dağlara, üstündeki ışıklara, arkasındaki sıradağların sivri tepelerine bakar bakar dururum. küçükken pek umurumda olmazdı arkadaki dağlar. ama yine de karşıdaki ışıklar beni çok etkilerdi. yani gecenin körü, birbirinden uzak üçer ışık öbek öbek. sıkılmaz mı insan? yalnız olmaz mı? başkasına ihtiyaç duymaz mı?
***
o vadiden, bir de yol geçer. o yolun kenarındaki ilçelerde insanlar geceleri yolu izler. kamyonlar doğudan batıya, batıdan doğuya gider gelir. çoğu yük, kimi kamyonlar kavun taşır. cahit külebi buralardan, bu yamaçlardan o yola bakıp o şiiri benim lokasyonuma yakın bir yerden, aynı manzaraya, yaklaşık duygularla yazmış. ben de yıllar yılı her gittiğimizde o manzarayı izledim durdum.
kamyonlar kavun taşır, ben de hep birilerini düşünürdüm. tıpkı cahit külebi gibi. benim pek şiir yazma becerim yoktur. ama anlama yeteneğim iyidir. onun gibi şiir yazamasam da hissettiklerini anlayabiliyorum.
kamyonlar yine kavun taşır
fakat içimdeki şarkı bitti.
***
lafı böldük. konuya dönelim. bazı insanların özel bir becerisi vardır. hareketsiz bir manzaraya uzun uzadıya bakabilirler. zerre sıkılmazlar. ben hep bu insanlara hayran olurdum. benim içimdeki şarkı bittiğinde ve köye gittiğimde ben de artık o insanlardan biri olduğumu fark ettim. oturdum, uzun uzun dağları izledim. hatta bu entriyi de geçen sene köye gittiğimde yazmıştım. bugün ben de o dağların insanlarından biriyim. dağlardan kopamayan, sürekli dağlara dönmek isteyen, bir gitti mi tadını unutamayan biriyim. damağımda her gittiğim dağın tadı kaldı. samanlı, uludağ, mimas, canik, babadağları, katırlı. daha bir sürüsü.
her gittiğim dağda daha bir ikna oluyorum ne kadar küçücük ve geçici olduğuma. bağlarbaşı'nda oturuyorum, sıkılınca çamlıca'ya çıkıyorum. itiraf edeyim, çamlıca hiç sevmediğim dağlardan. annemlere gittiğimde haftasonları, soluğu aydos'ta alıyorum. aydos da istanbul'un en sevdiğim köşesi. arada vaktim olursa samanlı dağları'na gidiyorum. kısmetse haftaya değil sonraki haftaya çadırımı şu güzergaha, güzel bir manzaraya kuruyorum. bir de ateş yakar, uludağ'ı izlerim. ne yapayım, samanlı dağları şu dünyada en sevdiğim yer. içimde bu köşesini de sevecekmişim gibi bi his var.
bu yazı berbat ötesi oldu. farkındayım. zaten okuyan eden de yok. sadece bir iki taslağı birleştirip taslak havuzunu eritmek istemiştim. ileride belki baştan yazarım.
***
o vadiden, bir de yol geçer. o yolun kenarındaki ilçelerde insanlar geceleri yolu izler. kamyonlar doğudan batıya, batıdan doğuya gider gelir. çoğu yük, kimi kamyonlar kavun taşır. cahit külebi buralardan, bu yamaçlardan o yola bakıp o şiiri benim lokasyonuma yakın bir yerden, aynı manzaraya, yaklaşık duygularla yazmış. ben de yıllar yılı her gittiğimizde o manzarayı izledim durdum.
kamyonlar kavun taşır, ben de hep birilerini düşünürdüm. tıpkı cahit külebi gibi. benim pek şiir yazma becerim yoktur. ama anlama yeteneğim iyidir. onun gibi şiir yazamasam da hissettiklerini anlayabiliyorum.
kamyonlar yine kavun taşır
fakat içimdeki şarkı bitti.
***
lafı böldük. konuya dönelim. bazı insanların özel bir becerisi vardır. hareketsiz bir manzaraya uzun uzadıya bakabilirler. zerre sıkılmazlar. ben hep bu insanlara hayran olurdum. benim içimdeki şarkı bittiğinde ve köye gittiğimde ben de artık o insanlardan biri olduğumu fark ettim. oturdum, uzun uzun dağları izledim. hatta bu entriyi de geçen sene köye gittiğimde yazmıştım. bugün ben de o dağların insanlarından biriyim. dağlardan kopamayan, sürekli dağlara dönmek isteyen, bir gitti mi tadını unutamayan biriyim. damağımda her gittiğim dağın tadı kaldı. samanlı, uludağ, mimas, canik, babadağları, katırlı. daha bir sürüsü.
her gittiğim dağda daha bir ikna oluyorum ne kadar küçücük ve geçici olduğuma. bağlarbaşı'nda oturuyorum, sıkılınca çamlıca'ya çıkıyorum. itiraf edeyim, çamlıca hiç sevmediğim dağlardan. annemlere gittiğimde haftasonları, soluğu aydos'ta alıyorum. aydos da istanbul'un en sevdiğim köşesi. arada vaktim olursa samanlı dağları'na gidiyorum. kısmetse haftaya değil sonraki haftaya çadırımı şu güzergaha, güzel bir manzaraya kuruyorum. bir de ateş yakar, uludağ'ı izlerim. ne yapayım, samanlı dağları şu dünyada en sevdiğim yer. içimde bu köşesini de sevecekmişim gibi bi his var.
bu yazı berbat ötesi oldu. farkındayım. zaten okuyan eden de yok. sadece bir iki taslağı birleştirip taslak havuzunu eritmek istemiştim. ileride belki baştan yazarım.
keşif üzerine
vakti geldiğinde mağaralarımızdan birer birer çıktık. dışarıda gördüğümüz şeyler epey hayret vericiydi. birçokları gereksizdi, elzem değillerdi. onlarsız da hayatımızı sürdürebilirdik. biz pek lafdan anlamadık, dışarıyı daha çok sevdik.
bana biri çıksa da insanı insan yapan şey nedir, neden insan diğer canlılardan farklıdır dese hiç düşünmeden merak duygusudur derim. bizi hiç bilmediğimiz fırtınalı okyanuslara, hiç hayal bile etmediğimiz uzayın derinliklerine, veya yan masamızda oturan yeni hayatlara doğru iten şey tam olarak da bu. mağaralarımızdan çıkaran şey bu. biz, tarımı böyle keşfettik. alet kullanmayı böyle öğrendik. yeni şeyleri çabucak öğrenebiliyoruz. keşfetmeyi çok seviyoruz. ilerliyoruz ve ilerledikçe hayatta kalıyoruz. bisiklet sürmek gibi: pedala bastıkça düşmezsin.
insanevladı olarak ilerlemeyi çok seviyoruz, sürekli yeni şeylere doğru koşuyoruz. bunun belki de bir yan etkisidir, sıkılmak da aşina olduğumuz hissiyatlardan.
aletlerimiz sağ olsun, dünyayı keşfettik. bugün insanoğlunun dünyada ayak basmamış olduğu yer sanırım yoktur. varsa bile zaten kimsenin gitmek istemeyeceği, dolayısıyla yine hakkında bir malumatının olduğu yani keşfettiği, bildiği yerlerdir.
insanlığı kolektif bir yapı olarak düşünürsek, benim bugün en çok üzüldüğüm şeylerden biri hala mars'a ayak basmamış olmamız, veya ay'a koloni kurmamış olmamız. ben açıkçası ay ve mars hakkında epey bilgiye sahip olduğumuzu, yani buraları çoktan keşfettiğimizi düşünüyorum. benim bugün en büyük tutkularımdan biri uzayı keşfetmek. her gün evden çıkıp sabah sporu niyetine icra edebileceğim bir tutku değil, belki hayatımda hiç gerçekleştiremeyeceğim bir şey. ancak tutku bu, zihninin ücra köşelerine nüfuz edip yaşamını senin günlerini piç ederek geçirerek yaşıyor. ondan kurtulmanın, kendinden kurtulmaktan başka yolu yok.
insanoğlu olarak artık keşif dürtümüzden uzakta yaşıyoruz. bu mefhumu pek sevmem ama, sanırım kendimize yabancılaşıyoruz. keşif tutkumuz yok oluyor. sıradanlığa, sıkılganlığa boyun eğiyoruz. bunun en büyük göstergesi artık keşfetmeyi bırakmamız. düşünsenize, bir insan niye paris'e gitmek ister ki? veya roma'ya? ben hiç paris'e veya roma'ya gitmedim ve bununla gurur duyuyorum. çünkü benim o kadar boşa harcayacak zamanım yok. kolektif olarak belki dünyayı tamamiyle keşfettik ama benim daha keşfetmediğim bir sürü yer var. misal, evimin hemen karşısındaki samanlı dağları'nı daha tam olarak keşfetmedim. tüm yollarını, tüm patikalarını, hatta patikalarının bile dışını karış karış bilmek istiyorum. merak ediyorum. içim içime sığmıyor. ben bu yüzden gezmeyi, yürümeyi çok seviyorum. bu yüzden en büyük hobim bisiklet sürmek. aslında benim tutkum bisiklet sürmek değil, keşfetmek. yeni yerler görmek.
sadede gelirsem, bence insanoğlunun en önemli ve en güzel duygusu merak duygusu. merak duygumuz olmasa evrim sürecinde kesinlikle başarılı olamazdık. keskin dişlerimiz, iri pençelerimiz, gece görüşümüz veya kanatlarımız, en azından kaçabilecek güçlü bacaklarımız yok. üstelik hiçbir türün yaşamadığı kadar ağır hastalıklar yaşadık. ama merak ve bu merakı akıl aracılığıyla işe koşmak bizi buralara getirdi
bu yazı, son paragrafı hariç aslında 7 ocak 2014 tarihinde yazıldı ancak yayınlanmadı. uzayla ilgili birkaç meseleye daha değinmiştim. ama interstellar filminin bazı şeyleri benden önce söylediğini düşünerek o kısımları çıkardım. bir de tabi son paragrafı ekledim.
bana biri çıksa da insanı insan yapan şey nedir, neden insan diğer canlılardan farklıdır dese hiç düşünmeden merak duygusudur derim. bizi hiç bilmediğimiz fırtınalı okyanuslara, hiç hayal bile etmediğimiz uzayın derinliklerine, veya yan masamızda oturan yeni hayatlara doğru iten şey tam olarak da bu. mağaralarımızdan çıkaran şey bu. biz, tarımı böyle keşfettik. alet kullanmayı böyle öğrendik. yeni şeyleri çabucak öğrenebiliyoruz. keşfetmeyi çok seviyoruz. ilerliyoruz ve ilerledikçe hayatta kalıyoruz. bisiklet sürmek gibi: pedala bastıkça düşmezsin.
insanevladı olarak ilerlemeyi çok seviyoruz, sürekli yeni şeylere doğru koşuyoruz. bunun belki de bir yan etkisidir, sıkılmak da aşina olduğumuz hissiyatlardan.
aletlerimiz sağ olsun, dünyayı keşfettik. bugün insanoğlunun dünyada ayak basmamış olduğu yer sanırım yoktur. varsa bile zaten kimsenin gitmek istemeyeceği, dolayısıyla yine hakkında bir malumatının olduğu yani keşfettiği, bildiği yerlerdir.
insanlığı kolektif bir yapı olarak düşünürsek, benim bugün en çok üzüldüğüm şeylerden biri hala mars'a ayak basmamış olmamız, veya ay'a koloni kurmamış olmamız. ben açıkçası ay ve mars hakkında epey bilgiye sahip olduğumuzu, yani buraları çoktan keşfettiğimizi düşünüyorum. benim bugün en büyük tutkularımdan biri uzayı keşfetmek. her gün evden çıkıp sabah sporu niyetine icra edebileceğim bir tutku değil, belki hayatımda hiç gerçekleştiremeyeceğim bir şey. ancak tutku bu, zihninin ücra köşelerine nüfuz edip yaşamını senin günlerini piç ederek geçirerek yaşıyor. ondan kurtulmanın, kendinden kurtulmaktan başka yolu yok.
insanoğlu olarak artık keşif dürtümüzden uzakta yaşıyoruz. bu mefhumu pek sevmem ama, sanırım kendimize yabancılaşıyoruz. keşif tutkumuz yok oluyor. sıradanlığa, sıkılganlığa boyun eğiyoruz. bunun en büyük göstergesi artık keşfetmeyi bırakmamız. düşünsenize, bir insan niye paris'e gitmek ister ki? veya roma'ya? ben hiç paris'e veya roma'ya gitmedim ve bununla gurur duyuyorum. çünkü benim o kadar boşa harcayacak zamanım yok. kolektif olarak belki dünyayı tamamiyle keşfettik ama benim daha keşfetmediğim bir sürü yer var. misal, evimin hemen karşısındaki samanlı dağları'nı daha tam olarak keşfetmedim. tüm yollarını, tüm patikalarını, hatta patikalarının bile dışını karış karış bilmek istiyorum. merak ediyorum. içim içime sığmıyor. ben bu yüzden gezmeyi, yürümeyi çok seviyorum. bu yüzden en büyük hobim bisiklet sürmek. aslında benim tutkum bisiklet sürmek değil, keşfetmek. yeni yerler görmek.
sadede gelirsem, bence insanoğlunun en önemli ve en güzel duygusu merak duygusu. merak duygumuz olmasa evrim sürecinde kesinlikle başarılı olamazdık. keskin dişlerimiz, iri pençelerimiz, gece görüşümüz veya kanatlarımız, en azından kaçabilecek güçlü bacaklarımız yok. üstelik hiçbir türün yaşamadığı kadar ağır hastalıklar yaşadık. ama merak ve bu merakı akıl aracılığıyla işe koşmak bizi buralara getirdi
bu yazı, son paragrafı hariç aslında 7 ocak 2014 tarihinde yazıldı ancak yayınlanmadı. uzayla ilgili birkaç meseleye daha değinmiştim. ama interstellar filminin bazı şeyleri benden önce söylediğini düşünerek o kısımları çıkardım. bir de tabi son paragrafı ekledim.
3 Aralık 2014 Çarşamba
hipsterlar neden sanattan anlamaz?
bu aralar düşündüğüm bir mesele var. bursa'ya gittiğimden midir nedir, düşünüp duruyorum insanlar neden sanatla uğraşırlar, ya da nasıl bir sanat ortaya koyabilirler diye. sağolsun ahmet hamdi tanpınar epey yardımcı oldu bu konuda.
sanat anlaşılmak için bir araçtır. kümülatiftir. birikir. zaten biriktirme yeteneğimiz olmasaydı sanat dahil medeniyetimiz olmazdı. birbirinin üzerine söylenmiş sözler üzerine kurulu bir dünyada yaşıyoruz. sanat da bu bağlamda meramını, hoşa gidecek şekilde anlatma olayıdır. sanat ispatlanamaz veya yanlışlanamaz. bilim gibi değildir. anlaşılabilir veya anlaşılamaz. üçüncü bir ihtimal söz konusu değildir. sanat, büyük mirasımızın bir parçası. bence sahip olduğumuz şeylerin, yani bu mirasın en değerlisi. hatta hepsi. bizi hayvanlardan farklı yapan şeydir sanat.
sanat, evrimi evrimleştirmemize yarar. bu yüzden bizi hayvanlardan ayrı kılar. hayvanlar da tıpkı bizim gibi tarih boyunca zorluklarla karşılaşıp hayati tehlikelerle yüzleştiler, ve tıpkı bizim gibi bunların bir şekilde üstesinden geldiler. insan da tıpkı hayvanlar gibi problemleri aşmak için didinir durur. neticede hayat problem çözmektir. sanat, bu zorluk aşılırken ortaya çıkar. kişiye has zorluk aşma usulünün kazandırdığıdır, o esnada şekillenir. geçmişte görülmüş usüllerden esinlendiği kadar insanın kattığıdır aynı zamanda. aufhebung gibi.
hipsterlar zararlılar çünkü anlayamıyorlar. sadece güzel buluyor ve bununla ilgileniyorlar. halbuki estetik, duygunun ve belki de düşüncenin ancak daha genel manada yaşamın ve benliğin hoşa gidecek bir biçimde ifade edilmesidir.
hipsterlık güzel olan şeyin, hoş gelenin anlık tüketimine dayanır. bağlamından koparılmış bir güzelin heyula gibi dolaşmasından ibaret bu insanların güzel anlayışı. bu yüzden sanata zarar verip onun altını oyup duruyor.
insan neden resim yapar? derdini söylemek için. nasıl yaptığı estetik, neden yaptığı dert; ikisi birlikte sanattır.
sanat anlaşılmak için bir araçtır. kümülatiftir. birikir. zaten biriktirme yeteneğimiz olmasaydı sanat dahil medeniyetimiz olmazdı. birbirinin üzerine söylenmiş sözler üzerine kurulu bir dünyada yaşıyoruz. sanat da bu bağlamda meramını, hoşa gidecek şekilde anlatma olayıdır. sanat ispatlanamaz veya yanlışlanamaz. bilim gibi değildir. anlaşılabilir veya anlaşılamaz. üçüncü bir ihtimal söz konusu değildir. sanat, büyük mirasımızın bir parçası. bence sahip olduğumuz şeylerin, yani bu mirasın en değerlisi. hatta hepsi. bizi hayvanlardan farklı yapan şeydir sanat.
sanat, evrimi evrimleştirmemize yarar. bu yüzden bizi hayvanlardan ayrı kılar. hayvanlar da tıpkı bizim gibi tarih boyunca zorluklarla karşılaşıp hayati tehlikelerle yüzleştiler, ve tıpkı bizim gibi bunların bir şekilde üstesinden geldiler. insan da tıpkı hayvanlar gibi problemleri aşmak için didinir durur. neticede hayat problem çözmektir. sanat, bu zorluk aşılırken ortaya çıkar. kişiye has zorluk aşma usulünün kazandırdığıdır, o esnada şekillenir. geçmişte görülmüş usüllerden esinlendiği kadar insanın kattığıdır aynı zamanda. aufhebung gibi.
şairin derdi güzel bir şiir yazmak değil, derdini ortaya koymaktır. derdini ortaya koyma şekillerinden biridir şiir. şiir yazma yeteneğini gelenekten görür. sonra bunu kendi usulüyle yaptığı zaman, ki kendi derdini katması bu anlama gelir, kendi sanatını yapmış olur. mimar bir bina yaparken taşlara can verir. onlara konuşma ve anlatma yeteneği kazandırır. kendisi taşlara ne kadar öğretebilirse taşlar da o kadar anlatır.
günümüzde sanatın öldüğünü düşünüyorum. çünkü amacını yitirdi. artık insanlar taşlara üflemek değil güzel görünmek istiyorlar. güzel, anlamı olmadan bir hiçtir. estetik bağlamda ve anlamda güzeldir. misal, michelangelo'nun kavgasını bilmeyen birisi onun resmini ancak güzel bulabilir. onu anlayamaz.
hipsterlık güzel olan şeyin, hoş gelenin anlık tüketimine dayanır. bağlamından koparılmış bir güzelin heyula gibi dolaşmasından ibaret bu insanların güzel anlayışı. bu yüzden sanata zarar verip onun altını oyup duruyor.
insan neden resim yapar? derdini söylemek için. nasıl yaptığı estetik, neden yaptığı dert; ikisi birlikte sanattır.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)