bu yazıyı yazmaya saatler önce karar verdim. aslında üç aşağı beş yukarı yazacaklarımı da biliyordum. başlık "asil bir dostun anısına" olacaktı. ancak beklenmeyen şeyler oldu ve yazı değişti.
takvimi biraz geri almamız gerek. salı gününü yaşadık ve bir saat önce bitirdik. tüm hengame de çarşamba günü, yani yaklaşık 1 hafta önce başladı. babannem o gün doktora kontrole gitti. kontrol sonucunda yeni bir ameliyat olmak için hemen ankara'ya yola çıktı. perşembe fatih, cuma johannes geldi. istanbul'da arkadaşları gezdire gezdire, babannemi de düşüne düşüne harap ve bitap düştüm. tabi bu arada bisiklete hiç dokunamadım bile.
pazartesini de yorgunluktan uyuyarak geçirdikten sonra sıra geldi salıya. aslında dün ama bugün diyelim. bugün bisikleti aldığım gibi ne yapacağımı bilmeden çıktım evden. nereye gitsem bilemedim. uzun süren kararsızlığım sonrasında pendik'e gelmeye karar verdim. derken çıktım yola. ağır ağır ilerledim yağmurdan dolayı. kadıköy'den itibaren hafif hafif tempomu artırıyordum ki kalamış civarında tüm moralim alt üst oldu.
2011 yılının başından beri birlikte olduğumuz, biricik mp3'üm yolu boylamıştı geriye baktığımda. kulaklığım kulağımdaydı ama o yerdeydi. hemen sağa çektim. bağdat caddesi malum, trafik yoğun. benim durmamla kocaman bi range rover'ın biricik dostumu ezmesi bir oldu. aklıma çektiği eziyetler geldi. hepsine dayanmıştı ve buna da dayanabilirdi. yine de range rover, tonlarca yük. umutla umutsuzluk arasında gittim yanına elime aldığımda ışığı yanıyordu ancak ekranı kırılmıştı, kasası kaymıştı, kulaklığı taktığımda da ses gelmiyordu. elimle kasasını düzelttim. ekran hala kırıktı ve hala ses vermiyordu. garip hisler içinde cebime attım ve moralim bozuk bir şekilde sürmeye başladım. hatta süremedim. çok ama çok yavaş ve çok moralsiz bir sürüş oldu bu.
bu mp3 playerı aldığımda çok mutsuz, hayattan tüm umudunu kesmiş, ne yaptığını bilmeyen, geceleri yürümeyi seven bi adamdım. şimdilerde mutluyum. kimi planlarım var, ayaklarım yere basıyor ve ne yaptığımı biliyorum. geceleri yürümeyiyse hala seviyorum.
yıllar içinde bu dostumla türkiye'de birçok yere gittik. uzun, çok uzun yolculuklar yaptık. kendisiyle oslo'da bir dağ evinde bile kaldık. hatta amasya'da bir uçurumda yuvarlanmıştı. uçurum ki ne uçurum, meşhur kale'den tren raylarına yuvarlanmıştı. o kadar yuvarlanmıştı ki aşağı varması dakikalar almıştı. benim oraya varıp almamsa saaatler. aldığımda sapasağlamdı ve hala bangır bangır çalışıyordu.
oslo'dayken; max, johannes, jan ve ben aynı odada kalırken bir gece bu mp3 playerda binali selman'ın zurnasından o güzel cenk havası çalıvermiş. max sese uyanmış, gece boyunca melodiyi düşünmüş sabahsa ilk iş bana garip garip şeyler mırıldanarak yarım saat boyunca dinlediği melodiyi anlatmıştı. neyse ki şarkıyı bulduk da muradımıza erdik. aynı zamanda judit'i trende gözden kaybetmeme sebep olmuş smiths şarkılarından birini yine bu mp3'ten dinledim. ya da ne bileyim, dünyanın en güzel manzaralarından birinde beraber yolculuk ettik tavşanlı'dan balıkesir'e doğru izmir mavi treni'nde.
kesinlikle, benim en sadık dostum. şanslıyım, çünkü hala çalışıyor. sadece ekranda hiçbir şey görünmüyor. ne sağlam aletmiş ama. tam benlik.
ilgilenenler için alet: sony nwz-b153 turkuaz mp3 player.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder