bir varmış bir yokmuş -bir adam geldi eski yoldan.
yürümüş elli kilometre, sırtında bohçası çuvaldan.
ve yükünü yere koydu,
en iyisi olduğunu düşündüğü yere.
oraya yuvasını kurdu, vahşi doğanın ortasında bir yere.
bir kulübe yaptı, bir de kiler,
buz gibi gölün kıyısını sürdü,
ve eski yoldan aşağı diğer yolcular indiler.
ne daha ileri gittiler, ne de geri döndüler.
sonra kiliseler geldi, ve sonra okullar.
sonra kanun adamları geldi, ve sonra kanunlar.
ve trenlerle kamyonlar geldi, yükleriyle;
ve eski yol değişiverdi telgraf yolu haline.
sonra madenciler geldi, ve sonra maden cevherleri.
ve zor zamanlar, hani şu savaş dedikleri.
telgraf bizlere bir şarkı söylerdi, dünyanın kalanıyla ilgili.
geniş ve derindi, akmamak için çırpınan bir nehir gibi.
ve radoyom bu gece için donacakmışız, diyor.
insanlar fabrikalardan evlerine sürüyorlar.
altı şerit trafik,
üçü akmıyor.
işe gitmeyi sevmiştim, ama kapattılar.
işe gitmeye hakkım vardı, ama bana iş bulamadılar.
evet ve dediler ki, bedeli neyse ödeyeceklermiş.
bazı mahsülleri toplamak zorunda kalacağız böyle giderse.
telgrafın tellerine kuşlar mı konmuş?
uçarak uzaklaşabilirler her an bu kıştan kıyametten,
onları işitebilirsin, kendi telgraf dillerinde konuşurken,
telgraf yolundan aşağı doğru.
biliyorsun işte, şimdi hatırlıyorum ama unutacağım o geceleri,
hayat sadece ışıklararası-bir-yarışken,
başını yaslamıştın omzuma, ve ellerin hemen saçlarımda.
şimdiler biraz soğuksun, biraz pervasızca.
ama inan bana bebeğim, seni buralardan götüreceğim
gündüzlere süreceğiz geceler boyunca.
bu kahrolası ışık ve yağmur nehirlerinden,
bu isimleriyle birlikte sokaklarda yaşayan nefretten,
süreceğiz geceler boyunca.
çünkü son sürat geçtim bir kere hafızamdaki tüm kırmızı ışıklardan,
umarsızlıkları gördüm ateşlere doğru patlayan.
ve tüm bunları bir kere daha yaşamak istemiyorum.
tüm bu "kapalıyız" tabelalarından,
süreceğiz geceler boyunca.
götüreceğim seni, tüm telgraf yolu boyunca.